2
1

2
1


2
ÇOCUK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2
GENÇLİK PSİKOLOJİSİ SORUNLARI
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1

2
1


2
1

2

BEYOĞLU BELEDİYESİ İLE BİRLİKTE GERÇEKLEŞTİRDİĞİMİZ MUTLU AİLELER MUTLU ÇOCUKLAR SEMİNERLERİMİZİ TAMAMLADIK.
1

2
1

DEPRESYON NEDİR? NE DEĞİLDİR?

•  Depresyon gelip geçici bir üzüntüden farklı bir durumdur.

•  Depresyon iki hafta ve daha fazla süredir devam eden ruhsal bir çöküntü durumudur

•  Depresyonda bedensel şikâyetler tabloya eşlik edebilir

•  Depresyon tembellik değildir.

•  Depresyon kişisel bir hata, günah ya da ceza değildir.

•  Depresyon irade gücüyle yenilecek bir hastalık değildir.

•  Depresyon tedavi edilebilir.

•  Depresyon için terapiye gitmek, ilaç almak zayıflık değildir.

•  Depresyon tedavi sonucunda ortadan kalkar

•  Depresyonda ilaçlar uzun süre kullanılabilir

•  Depresyon tedavi gerektirir.

•  Depresyon kişiyi kuşatan keder, karamsarlık, isteksizlik ve ümitsizlik hissidir

•  Hemen her gün, gün boyu süren keder ve üzüntü halidir

•  Sevilen şeylere ve kişilere karşı ilgide belirgin azalma ve eskisi gibi zevk alamama halidir

•  İştahta azalma ve kilo kaybıdır

•  Az ya da çok uyuma halidir

•  Huzursuzluk ya da hareketlerde ağırlaşma halidir

•  Yorgunluk ve enerji kaybıdır

•  Kendini değersiz hissetme ve suçluluk duygusudur

•  Bir konuya yoğunlaşmada zihinsel güçlük ve kararsızlık halidir

•  Ölüm ve intihar düşünceleri depresyonda sık görülen düşüncelerdir

•  Her beş kişiden biri yaşamı boyunca en az bir kez depresyona girebilir

•  Depresyona yatkınlığın kalıtımla genlerle ilgili olduğu bilinir

•  Olumsuz yaşam olayları depresyona neden olabilir.

•  Depresyonda beyindeki bazı kimyasalların dengesinde bozulma görülür

•  Psikologunuz yakınlarınızla konuşarak nasıl yardımcı olunabileceğine dair bilgiler verir.

•  Kendinizi iyi hissettikten sonra ''iyi oldum'' diyerek hemen tedavinizi kesmeyin, tedavi kesilirse depresyon tekrarlayabilir

•  Doktorunuz size ilacınızı ne süreyle kullanmanız gerektiğini açıklayacak ve ilk kontrolünüzün ne zaman olacağını söyleyecektir.

•  Terapi ise psikologunuzun yeterli diyeceği süreye kadar devam etmelidir.

•  Eğer doktorunuz şikâyetlerinize depresyon teşhisi koymuşsa, tedavi edilebilir bir durumunuz olduğunu bilin.

•  Depresyon, doktorla yapılan görüşmeler ve kullanılan ilaçlarla tedavi edilir.

•  Bu nedenle doktorunuzun önerilerine uymanız ve gerekli kontrollerinizi aksatmamanız çok önemlidir.

•  Verilen depresyon ilaçları, beyinde bozulan kimyasal dengeyi düzelterek iyileştirici etki oluştururlar.

•  Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar alışkanlığa neden olmaz

•  İlaçların etkisi her kişide farklı sürede etkili olabilir.

•  Kullandığınız ilaçlarla ilgili her türlü sorununuzu doktorunuza danışmaktan çekinmeyin.

•  Kendinizi iyi hissetmediğiniz için hemen ilacınızı ve terapinizi kesmemelisiniz

•  Sıkıntılarınızda ve ölüm düşüncelerinizde artma olursa hemen doktorunuzu arayınız.

DEPRESYON

Çağımızda insanın ruhsal yapısıyla ilgili sorunları, diğer bedensel rahatsızlıkları gibi somut bir şekilde açık, bilimsel bir temele oturmuştur

1 . Çağımızda insanın ruhsal yapısıyla ilgili sorunları,
Çağımızda insanın ruhsal yapısıyla ilgili sorunları, diğer bedensel rahatsızlıkları gibi somut bir şekilde açık, bilimsel bir temele oturmuştur. Ne yazık ki, toplum içinde yine de soyut ve belirsiz kavramlar olarak değerlendirilmeye devam ederler. Ruhsal sorun yaşayan birçok kişi, bu durumunun tedavi edilebilir bir durum olduğunu aklına bile getirmez ve yaşamını, üstesinden gelinebilinecek bir rahatsızlıkla sürdürmeye çalışır. Oysa ruhsat sorunlarımız da tıpkı şeker hastalığı gibi tanımı, nedenleri, gidişi, tedavisi ve sonuçları belli durumlardır.

2 . Depresyon nedir?
Depresyon, kendine özgü belirtileri olan, çok iyi tanımlanmış ciddi ve ciddiye alınması gereken bir hastalıktır.
Herkes yaşamının bir döneminde hüzün, keder, mutsuzluk gibi duygulanımlar yaşayabilir. Bunlar, genellikle yaşanan olaylarla ilişkili ve geçicidir. Oysa bazen bu duygulanımlar daha aşırı boyutlarda ve daha uzun süre yaşanırlar. Hatta bazen buna yol açabilecek belirgin bir neden de yoktur veya neden vardır ama gösterilen duygusal tepkinin süresi ve yoğunluğu beklenenden fazladır. Artık bu duygulanımlar yaşamla, kendimizle, çevremizle ilişkimizi bozmaya başlamıştır.

3 . Eğer
Kendinizi, bir süredir hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren bir biçimde üzgün, kederli, morali bozuk, mutsuz, dertli, çaresiz, sıkıntılı, zavallı, neşesiz, sinirli, çökkün, boşluktaymış gibi v.b. olarak tanımlıyor ve hissediyorsanız Eskiden zevk aldığınız etkinliklerin çoğuna karşı ilginizde azalma varsa veya artık bunlardan eskisi gibi zevk almıyorsanız İştahınızda azalma veya artma varsa ve istemediğiniz halde kilo veriyor veya alıyorsanız Hemen her gün uykusuzluk çekiyorsanız ya da aşırı uyuyorsanız. Uykuya dalmakta güçlük çekiyor veya sabahları istemediğiniz halde erken uyanıyor veya gece sık sık uyanıyorsanız. Eskiye göre çok daha uzun süre uyumanıza rağmen kendinizi yorgun hissediyorsanız Hemen her gün yakınlarınızın da farkettiği şekilde konuşmanızda, düşüncelerinizde ve davranışlarınızda bir yavaşlamadan yakınıyorsanız. Karar vermekte, etkinliklere başlamakta ve sürdürmekte güçlük çekiyorsanız Yorgunluk, bitkinlik ve enerji kaybınız olduğunu hissediyorsanız Cinsel isteğiniz azalmışsa

Bedeninizde nedeni bulunamayan ağrılar, nefes darlığı, yorgunluk, baş dönmesi, mide ve barsaklarda gaz, ishal-kabızlık dönemleri gibi yakınmalarınız varsa

Değersizlik, kendini beğenmeme veya küçük görme, kendini kınama, suçlama ya da suçluluk duyguları sizi rahatsız ediyorsa

Düşüncelerinizi belli bir konuya yoğunlaştırmakta güçlük çekiyor veya zihninizin karmakarışık olduğunu hissediyorsanız, en basit konuda bile karar vermekte güçlük çekiyorsanız

Yineleyen biçimde "ölsem de kurtulsam" diye düşünüyorsanız veya aklınıza intihar düşünceleri takılıyor veya intihar planları yapıyorsanız

Bunlardan birkaçı sizde varsa...

Depresyonda olma olasılığınız
Çok Yüksektir

4 . Şu anda dünyada 100 milyon insan depresyonda ...
Depresif birey kendisini yalnız ve çaresiz hisseder. Oysa tüm insanların yaklaşık beşte biri yaşamları boyunca en az bir kez depresyon geçirirler. Bu oran kadınlarda daha da yüksektir. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre herhangi bir anda dünyada 100 milyon insan depresyondadır. Görüldüğü gibi, depresyon oldukça sık görülen bir durumdur. Depresyon aynı zamanda, tedaviye çok iyi yanıt veren ve sonunda tam olarak iyileşebilen bir hastalıktır. Oysa depresyon geçirenlerin çoğu durumlarının tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu düşünmezler ve bu nedenle tedavi arayışı içine girmezler. Özellikle bizim toplumumuzda depresyon büyük oranda tedavi gerektirir bir hastalık olarak değerlendirilmez; sanki normal bir yaşam biçimi, kader veya kişilik özellikleri gibi görülür. Oysa depresyonda tedavi yardımı almak için, soğuk algınlığında olduğundan çok daha fazla neden vardır. Depresyon, ne bir akıl hastalığı ne de utanılacak bir durumdur. Son yıllarda depresyonu tedavi edici ilaçlarda çok hızlı bir gelişme kaydedilmiştir. Bu ilaçlar kişinin sosyal yaşamını etkilemeksizin depresyonu tedavi eder. Birçok insanın kafasında, depresyon tedavi edici ilaçlarla (antidepresanlar) ilgili özellikle şu sorular vardır:
Bu ilaçlar üzerimde ağırlık yapar mı, beni uyuşturur mu?
Bu ilaçları alırsam okula / işe gidebilir miyim?
Sosyal yaşamımı sürdürebilir miyim?
Bu ilaçlar bağımlılık yapar mı, vücudum buna alışır mı?
Çok yan etkisi var mı?
İlacı bıraktığımda daha mı kötü olurum?

Bu ilaçlar (antidepresanlar) uyuşturucu değildirler, alışkanlık ya da bağımlılık yapmazlar. Özellikle yeni grup ilaçlar sosyal yaşamı etkilemeksizin depresyonu tedavi ederler. Uzman doktor denetiminde kullanılan antidepresan ilacın hemen hiçbir riski yoktur.

5 . Ne yalnız ne de çaresizsiniz.
Diğer tüm hastalıklar çeşitli yakınma ve belirtilerle kişinin kendini iyi hissetmemesine neden olurken, depresyonda, hastalığın kendisi başlı başına mutsuzluk, umutsuzluk ve kendini iyi hissetmeme halidir. Bu yanıyla depresyon, diğer hastalıklardan ne daha az önemsiz ne de daha az ciddidir. Kişinin hüzün ve umutsuzlukla dolan yaşamı en az kırık bir kol kadar engelleyici ve hatta çoğu kez ondan daha can sıkıcıdır. Kırık kolunuza gösterdiğiniz önem ve ilgiyi asla kendinizden esigemeyin.
Depresif yakınmalarınız varsa kendiniz, çevreniz ve geleceğiniz için bir psikiyatriste başvurun, hastalanma ve yardım isteme hakkınızı kullanın.
Umutsuzluk hastalığın kendisi olduğunda, umutsuzluğunuzu paylaşmak iyiliğe giden yolun ilk adımı olacaktır...

6 . Referanslar

Data on file, Pfizer

                    DEPRESYON

     Depresyon bütün dünyada yaygın olarak görülen, önemli düzeyde iş-güç ve yeti yitimine yol açan çağımızın önemli bir sağlık sorunudur. Depresyon yaşayan kişinin; bundan ciddi şekilde etkilendiği için,  bu hastalara teşhis koyulması ve bu kişilerin uygun bir biçimde tedavi edilmeleri gerekmektedir. Hem ülkemizde hem de yurt dışında yapılan araştırmalar ve günlük uygulamalar, depresyon konusunda toplum içinde belirgin bir bilgi eksiğinin bulunduğunu göstermektedir. Diğer yandan toplum içinde depresyon konusunda var olan yanlış inançların da bu hataları olumsuz etkilediği görülmektedir. Oysa depresyonlu hastanın kendi hastalığını anlaması ve bu hastaların yakınları tarafından daha iyi anlaşılması için depresyon konusunda doğru ve yeterli bilgiye sahip olmak çok önemlidir. Depresyonun toplum içinde çok sık görülen bir hastalık olması bu durumun önemini daha da arttırmaktadır. Diğer yandan depresyonlu kişilerin büyük bir bölümü çeşitli nedenlerle yeterli ya da uygun tedavi görememektedir. Bunun en önemli nedenleri arasında depresyonun bir hastalık olarak tanımlanması ya da tedavi edilecek bir durum olarak görülmesi bulunmaktadır. Diğer yandan ''akıl hastası'' olarak niteleneceği endişesi de birçok kişinin depresyonu için doktora başvurmasını önlemektedir. Depresyonlu hastalarda gözlenen üzüntü, mutsuzluk, isteksizlik, karamsarlık, umutsuzluk, neşesizlik gibi duyguların her insanın yaşamında birçok kez yaşadığı duygular olması, depresyonun tanınmasını olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca depresyonlu hastalarda çok sık görülen ağrılar, iştahsızlık, zayıflama, halsizlik ve çarpıntı gibi bedensel belirtileri ise yalnız hastaları değil zaman zaman hekimleri de yanıltabilmekte ve bu kişilerde öncelikle bedensel hastalıkların bulunduğu akla getirmektedir. Bu kitap, depresyon yaşayan kişilerin sıkıntılarını gidermede, onlara çözüm yolu gösterme konusunda ve söz konusu hastaların yaşam kalitelerini arttırmada katkısı olacağı umuduyla hem depresyon yaşayanlara, hem de depresyon hakkında bilgi edinmek isteyenlere depresyonu tanıtmak amacıyla hazırlanmıştır.
Duygulanabilme, insanın yaşadıklarına duygusal tepki verebilmesidir. İnsanın olup bitenleri bilme, değerlendirme ve düşünce faaliyetlerine duyguları eşlik eder. Örneğin; beklenmedik bir anda yıllardır görmediği ve sevdiği bir arkadaşıyla karşılaşan kişi, şaşkınlık, sevinç, neşe, mutluluk gibi duygular yaşayabilir. Yaşanan olaya göre kişinin yaşadığı duygunun şiddeti ve niteliği değişir; kimi zaman çok, kimi zaman da az duygulanır.
Ama duygu yaşamayan insan yoktur. Çoğu zamanda birçok duygu bir arada yaşanır. Hatta bazen zıt gibi görünen duyguların bir arada yaşanabildiği olur. Fakat duyguları ayrıştırmak ve anlatmak o kadar kolay değildir.
Duygusal yapı ise; kişinin olaylara ve yaşadıklarına karşı nasıl bir duygu ile tepki vereceğini belirleyen kişilik özelliklerini ifade etmektedir.
Bu durum, kişilik ve mizaçla ilişkilidir. İnsanların kendine özgü bir kişilik yapısına sahip olmasında duygusal yapı bir etmendir. Bu nedenle birçok kişiyi neşeli, sakin, heyecanlı, sinirli, kederli, kırılgan, alıngan, sıkıntılı, ürkek gibi sıfatlarla tanımlarız. İşte bu, mizacın duygusal boyutunu ifade etmektedir. Fakat diğer yandan insanın yaşadıklarına göre duygularında değişmeler olur. Örneğin; genel olarak neşeli olan bir insan bazı günler üzüntülü olabilir. Kişinin mizacı nasıl olursa olsun iç ve dış etkenler (uyaranlar) nedeniyle kişide ortaya çıkan sevinç, üzüntü, utanç, kızgınlık, öfke gibi duygularda (duygulanımı) değiştirmektedir.
Ruh sağlığı ve hastalıkları alanında konu incelenirken bazen hava ve iklim benzetmeleri kullanılır. Duygulanıyorum, iklime; duygulanım ise havaya benzetilir.
İnsanın duygusal yaşamında, iç ve dış dünyasındaki değişmelere bağlı olarak inişler, çıkışlar ve oynamalar olması doğaldır. Ancak bunların belirli bir düzeyde kalması şarttır. Fakat bazen insanın duygularında, duygu yaşama kapasitesinde belli bir yönde kayma olur. Örneğin; kişinin kendini günlerce(arada kendini neşeli, mutlu hissetmeksizin)neşesiz mutsuz hissetmesi. İşte bu noktada duygularla ilgili bozukluktan kaynaklanan bir hastalığın söz konusu olabileceği akla gelir.
Günümüzde duygular ile ilgili yeterince araştırma bulunduğunu ileri sürmek çok güçtür. Duygular hala biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları ile incelenmeyi bekleyen konular arasında durmaktadır. Ruh hekimliği alanında bir hastalık belirtisi olarak ele alınan duygular arasında (aslında birçok duygu kümesinden oluşan) depresyon, anksiyete ve mani bulunmaktadır.
Depresyon, esas olarak yaşamdan ve yaşadıklarından zevk alamama halidir. Bunu yaşayan bir kişi daha önce severek isteyerek yaptığı şeyleri artık yapmak istememeye, yapsa bile bunlardan zevk alamamaya başlar. Yaşama sevincinin yerini "üzüntü, keder, mutsuzluk, isteksizlik ve suçluluk" gibi duygular alır.
Depresyon yaşayan bir kişide duygunun değişebilirliği ve yeni olaylara tepki verebilme yeteneği kaybolmuştur. Böyle bir kişi normalde sevinç, mutluluk, neşe yaratan bir olayla karşılaştığında duygu değişikliği göstermez. İçinde bulunduğu kederli durum değişmez.
Depresyon, Türkçeye "ruhsal çöküntü" yada "çökkünlük" olarak çevrilmektedir. Halk içinde depresyon birçok anlama gelecek şekilde, kimi zaman geçici bir duygulanım durumunu ifade etmek için, kimi zaman ise ruhsal bir bozukluğu ifade etmek için kullanılmaktadır. Bazen de yanlış bir şekilde her türlü psikososyal zorlama sonrasında yaşananları ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir.
Depresyon yaşayan kişilerde rastlanan duygular arasında, üzüntü, mutsuzluk, isteksizlik, çaresizlik, cesaretsizlik, elem, keder, mutsuzluk, kendini değer görme, kendi değerini küçümseme, suçluluk, kötümserlik ve karamsarlık bulunmaktadır.

ANKSİYETE

Türkçeye bunaltı olarak çevrilen anksiyete, bir tehlike ya da tehlike olasılığı karşısında yaşanan duygudur. Anksiyete; endişe, korku, gerginlik, daralma, huzursuzluk, kaygı, sıkıntı, bunaltı, tedirginlik halidir. Herkes yaşamında birçok kez çeşitli boyutlarda anksiyete yaşamaktadır. Anksiyete çoğu zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak yaşanır.
Normalde anksiyete uyum sağlayıcı bir işlev görür. Kişiyi içten ya da dıştan gelen tehditlere karşı önlem alması konusunda uyarır. Örneğin; herhangi bir bedensel hastalığı olası sonuçlarının yarattığı korkunun, kişiyi çare aramaya zorlaması gibi.
Anksiyeteli kişi kendisini endişeli, gergin, tedirgin, korku içinde, kaygılı, patlayacak gibi hisseder; her an kötü bir şey olacağını düşünür. Huzursuzdur, yerinde duramaz, oturduğu yerde sürekli hareket halindedir, elleriyle parmaklarıyla oynar, elbiselerini çekiştirir. Seslerden aşırı irkilir. Sabırsızdır, çabuk kızar, çabuk parlar. Konuşmaları titrektir. Ellerinde titreme, yüzünde kızarma yada solgunluk, terleme vardır. Genel olarak dikkatini bir konuda toplamakta güçlük çeker. Olası bir tehlike için sürekli tetikte gibidir. Anksiyeteli hastaların çoğunda bu belirtilere de eşlik eder. Bunlar arasında çarpıntı, ağız kuruluğu, yüzde solukluk ya da kızarma, terleme, titreme, göz bebeğinde büyüme, sık idrara çıkma, nefes darlığı, boğazda düğümlenme, uyuşma/karıncalanma, kaslarda gerginlik, kılların dikleşmesi bulunur.
Halk arasında "içinde bir şeyin pırpır etmesi", "boğazına bir şey düğümlenmesi" , "göğsüne ateş düşmesi" , "elinin ayağının kesilmesi" , "terden sırılsıklam olma" , "buz gibi ter içinde kalma" , "tir tir titreme" , "yüreğinin çıkacak gibi atması" şeklinde ifade edilen durumlar ruh hekimlinde anksiyete denilen durum için birer örnektir.

 

MANİ

Mani, depresyon ve anksiyete den farklı olarak doğrudan ruhsal hastalığı ifade eder bir durumdur. Türkçeye taşkınlık olarak çevrilmektedir. Mani yaşayan bir hastanın en belirgin özellikleri arasında aşırı neşelilik ve aşırı hareketlilik bulunmaktadır. Fakat bu herkesin zaman zaman yaşadığı kendini daha iyi, daha neşeli ve daha canlı hissetme halinden daha farklı bir durumdur; mani yaşayan hastalardaki neşelilik ve hareketlilik çok daha farklı bir durumdur. Hastayı tanıyanlar hastadaki aşırı neşe, coşku ve kendini iyi hissetme halinin kişinin her zamanki halinden farklı olduğunu hemen fark ederler. Yaşamakta olan bu ruhsal taşkınlık kişinin günlük yaşamını olumsuz etkiler.
     Sonucunu ve vereceği zararları düşünmeden, hesaplamadan yaptığı hareketler nedeniyle belirgin yargı kusurları görülür. Örneğin; kişi hesapsız harcamalar, anlamsız yatırımlar yapar. Tanıdığı tanımadığı birçok insanla rasgele kalıcı olmayan ilişkiler kurmaya başlar. Ruhsal taşkınlık kişinin giyim kuşamını da etkiler; daha renkli, abartılı ve göze batan bir giyim tarzı görülür.

DUYGULANIM VE DUYGUDURUM İLE İLGİLİ HASTALIKLAR
Ruhsal hastalıkların sınıflandırılması ile ilgili genel bir görüş birliği yoktur. Ancak duygulanım ve duygu durum ile ilgili en önemli iki tanı "duygudurum bozuklukları" ve "anksiyete" bozuklukları"dır. Duygudurum bozuklukları da kendi içinde "depresif bozuklukları" ve "bipolar bozuklukları" olarak ikiye ayrılmaktadır.

  • Depresif bozukluklar

     Bu tür bozukluklar esas olarak iki tanı grubuna ayrılarak incelenmektedir. Birisi major depresif bozuklukları diğeri ise distimik bozukluktur. Hem major hem depresyonu hem distiminin temek belirtisi doğal olarak depresyondur. Bu ki tanının birbirinden en önemli farklılıkları, yaşanan depresyonun şiddeti ve süresidir. Major depresyon görece daha ağır ve görece daha kısa süreli, distimi ise görece daha hafif ve görece daha uzun süreli durumları ifade etmektedir.
Major depresyon genel olarak sınırlı süreler içinde ortaya çıkan ve yineleyebilen bir hastalıktır. Major depresyon atağı olarak tanımlanabilecek bu dönemlerde dışında bu hastalığa yakalananların büyük bir kısmı tamamen eski haline dönmektedir.
Amerikan psikiyatri birliği'nin ölçütlerine göre bir kişiye major depresyon tanısı konulabilmesi için depresyon belirtilerinin en az iki hafta boyunca hemen hemen her gün ve günün büyük bölümünü kaplayacak şekilde sürmesi ve kişinin her zamanki yaşamını olumsuz yönde etkilemesi gerekmektedir.
Bu sınıflandırma sistemlerine göre hastaya tanı koymada kullanılan belirtiler arasında depresyonlu  duygudurum; ilgi-istek kaybı, yaşadıklarından zevk alamama, iştah değişiklikleri, vücut ağırlığında değişme, uyku bozuklukları, psikomotor yavaşlama ya da ajitasyon, yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı, değersizlik, aşırı ve uygun olmayan suçluluk duyguları, düşünme ve düşünceleri belli bir konuda toplama güçlüğü, kararsızlık, ölüm düşünceleri ve intihar düşünceleri bulunmaktadır.
Yukarıda sayılan belirtilerin, pek çok kişinin günlük yaşamında zaman zaman yaşayabildiği belirtiler olması kafaları biraz karıştırabilmektedir. Fakat bu belirtilerin tanı koydurucu olarak kullanılabilmesi için en az iki hafta sürmesi, günün büyük bölümü kaplaması ve hemen hemen her gün olacak şekilde süreklilik göstermesi gerekmektedir.
Distimi genel olarak major depresyona göre daha hafif, fakat daha uzun süren ve süregen seyir gösteren bir hastalıktır. Bir kişiye distimi tanısı konulabilmesi için belirtilerin en az iki yıl sürmesi ve kişinin her zamanki yaşamını olumsuz etkilemesi gerekmektedir.
Amerikan Psikiyatri Birliği'nin ölçütlerine göre distimi tanısı koymada kullanılan belirtiler arasında depresyonlu duygudurum, iştah değişiklikleri, uyku değişiklikleri, yorgunluk, kendini değersiz hissetme, düşünceleri belli bir konuda toplayamama, kararsızlık ve umutsuzluk bulunmaktadır.
Major depresyonlu ve distimili hastalarda tanı koymak amacıyla kullanılan  bu belirtilerin ayrıntıları ve depresyonlu hastalarda görülebilen diğer belirtiler kitabın "hastalarda görülen belirtiler" ve "depresyonlu hastalarda tanı" bölümünde ele alınmıştır.

Bipolar bozukluklar
Bu tür hastalıklar esas olarak bipolar bozukluklar ve siklotimik bozukluk olmak üzere iki gruba ayrılarak incelenmektedir. Bipolar bozukluk, adından anlaşılabileceği gibi iki kutuplu bir hastalıktır. İki kutbun bir ucunda mani diğer ucunda depresyon bulunmaktadır. Birçok hasta değişik zamanlarda bu iki dönemi yaşamakta ve bu dönemler dışında da hiçbir belirti olmadan yaşamlarını sürdürmektedir. Bazı hastalarda ise depresif dönem ortaya çıkmamakta ve hastalar yalnız manik dönemler yaşamaktadırlar.
Bipolar bozukluk, siklotimik bozukluğa göre daha ağır seyreden ve daha kısa süren bir bozukluktur. Herhangi bir kişiye bipolar bozukluk tanısı konulabilmesi için mutlaka mani yaşamsı gerekmektedir. Siklotimi tanısı konulabilmesi için ise hipomani olarak adlandırılan daha hafif belirtilerin bulunması gerekmektedir.
Mani tanısı konulabilmesi için en az bir hafta süren olağandışı kabarmış ve taşkın bir duygudurum bulunması gerekmektedir. Bu dönemde kişinin kendine olan güveni gerçekçi sınırlar içinde olmayacak biçimde artmıştır. Kişi her zamankinden daha konuşkan, daha neşeli ve daha hareketlidir. Kişinin uyku gereksinimi azalmış, düşünceleri ve konuşması hızlanmıştır. Mani yaşayan bir hasta, yargılama yeteneği bozulduğu için yapacaklarının sonunu sağlıklı değerlendiremez, gereksiz alışverişlere, anlamsız borçlanmalara ve yatırımlara kalkışabilir.

ANKSİYETE 1
Anksiyete bozuklukları her biri kendine özgü nitelikler taşıyan birçok hastalığı içeren bir tanı kümesidir. Bu kümede bulunan hastalıklar arasında yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluğu, agorafobi, özgül fobi, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, posttravmatik stres bozukluğu, bedensel hastalıklara bağlı anksiyete bozuklukları, madde/ilaç kullanımına bağlı anksiyete bozuklukları bulunmaktadır.

  • Yaygın anksiyete, bozukluğunun temel belirtisi kişinin sürekli aşırı kaygılı olması ve birçok konuda yersiz biçimde kötü bir şey olacağı endişesi (endişeli beklenti) içinde olmasıdır. Bu durumda olan hastalarda aşırı kaygı ve endişeli beklenti dışında, huzursuzluk, kolay yorulma, konsantrasyon güçlüğü, kolay parlama, kas gerginliği, uyku bozuklukları da görülmektedir.
  • Panik bozukluğunda zaman zaman  tekrarlayan anksiyete atakları söz konusudur. Panik atağı olarak adlandırılan bu anksiyete atağı sırasında hastada çarpıntı, terleme, titreme, nefes darlığı, baş dönmesi gibi şiddetli bedensel belirtiler yanında ölüm korkusu da yaşar. Bu anksiyete atakları dışında hastaların çoğunda atağın yineleyebileceği korkusu nedeniyle yalnız başına kalmaktan kaçınma da görülür.
  • Agorafobi, panik atağı ya da panik atağında görülen belirtilere benzer belirtilerin ortaya çıkacağı korkusu nedeniyle bazı yerlerden ve durumlardan kaçınmadır. Tek başına evde kalamama, tek başına dışarı çıkamama, bir araçla yolculuğa çıkamama bunlara örnek olarak verilir.
  • Özgül fobi, belli bir nesne yada durumla karşılaşıldığında yaşanan mantık dışı korkunun saçma olduğunu bilir, fakat bu nesneyle yada durumla karşılaşmaktan kaçınır. Kedi-köpek gibi hayvanlardan korkma ve asansör korkusu bu hastalığa örnek olarak verilebilir.
  • Sosyal fobide, bir topluluk içinde diğer insanların gözünün üzerinde olabileceği durumlarda çeşitli etkinliklerde (konuşma, yemek yeme gibi) bulunmaktan ya da bir etkinlikte bulunduğunda küçük düşeceği ya da utanacağı davranışlar yapmaktan korkma söz konusudur. Sosyal fobisi olan kişiler bu nedenle topluluk içinde konuşmaktan kaçınırlar. Bir topluluk içinde bulunmak ya da konuşmak zorunda kaldıklarında da büyük sıkıntı yaşarlar.
  • Obsesif-kompulsif bozuklukta kişide obsesyon ve/veya kompulsiyon bulunur. Obsesyon (saplantı) kişinin isteği dışında aklından geçen, saçma olduğunu bildiği halde bilinçli çaba ile kovulamayan, yineleyen düşüncelerdir. Kompulsiyon  (zorlantı) ise kişinin yapmak istediği halde kendisini yapmaktan alıkoymadığı yinelenen hareketlerdir. Hem obsesyon hem kompulsiyon, mantık dışı olduğu bilindiği ve çaba harcadığı halde engellenemez.
  • Post-travmatik stres bozukluğu ve akut stres bozukluğu ise herkes için ciddi zorlamalar yaratabilecek kaza, doğal afet, işkence, savaş gibi koşullar sonrasında ortaya çıkan ve kişinin yaşadıklarının yeniden canlanması sonucu yoğun anksiyetenin yaşandığı klinik bir tablodur.
  • Bedensel hastalıklara bağlı anksiyete bozukluklarında bedensel hastalığın doğrudan beyini etkilemesi sonucunda her türlü anksiyete belirtisinin (anksiyete, endişeli beklenti, panik atağı, obsesyon ve kompulsiyon) ortaya çıkması söz konusudur.
  • Madde/ilaç kullanımına bağlı anksiyete bozukluklarında bir madde ya da ilacın kullanımını sırasında ya da bırakılmasından sonra her türlü anksiyete belirtisinin ortaya  çıkması söz konusudur.

DEPRESYON BİR HASTALIK MIDIR?
Depresyon çoğu kez bir yitime tepki olarak ortaya çıkar. Bir yakını ölen, işini yitiren ya da umut ettiği bir şeyi elde edemeyen kişide sıklıkla depresyon ortaya çıkar. Bu tür depresyonun süresi ve şiddeti sınırlıdır, açıkça belirli bir olayla ilişkilidir. Kişinin günlük yaşamında çok önemli değişiklikler yaratmaz. Kişiyi neşelendirecek, canlandıracak bir şey olduğunu kişi üzüntü ve neşesizlik halini atabilir.

        BİR HASTALIK OLARAK DEPRESYON
Depresyon belirtileri görülen bir kişide hastalık (depresif bozukluk) olup olmadığı ayırt ederken belirtilerin şiddeti, ne zaman sürdüğü ve kişinin yaşamına etkisi incelenir. Çok sayıdaki belirtinin sendrom oluşturacak şekilde bir araya gelmesiyle oluşan bir klinik tablo ortaya çıktığında ise bir depresif bozukluktan ya da hastalıktan söz etmek olası olmaktadır.
Ruh sağlığı ve ruh hekimliği uygulamalarında tanı koyarken kullanılacak en önemli araç hastada bulunan belirtilerdir. Belirtilerin varlığı yanında, belirtinin ne kadar sürdüğü ve şiddeti de önem taşır. Ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanları tanı koyarken ayrıca bu belirtilerin kişinin yaşamını nasıl etkilediğine de bakarlar. Kişiye depresyon tanısı konulabilmesi için kişinin her zamanki yaşantısının bu belirtilerden olumsuz etkilemesi gerekmektedir.
Bu tanının konulabilmesi için hangi belirtilerden yararlanıldığı ve bu belirtilerde ne gibi özelliklerin bulunması gerektiği '' depresyonlu hastalarda tanı'' bölümünde ele alınmıştır.

           DÜNYAYI SARAN SALGIN

     Depresyon hem kadınlarda hem erkeklerde görülebilmekle birlikte, kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha fazla görülür. Depresyonun en sık görüldüğü yaş aralığı 18-44 'tür; fakat buna rağmen her yaşta ( çocuklarda, ergenlerde, yaşlılarda ) rastlanılabilmektedir.

           KADINLAR TEHLİKE ALTINDA.
Depresyonun kadınlarda daha sık görülmesinin nedeni günümüzde tam olarak anlaşılmış değildir. Depresyonda kadınlar ile erkekler arasında var olan biyolojik, psikolojik ve sosyal farklılıkların ayrı ayrı ya da birlikte etkili olabileceği ileri sürülmektedir.
Menstruasyon öncesi, menapoz, doğum öncesi ve doğum sonrası dönemlerde ortaya çıkan ruhsal belirtiler, kadınlardaki depresyonun biyolojik kökenli olabileceğini düşündürmektedir. Depresyonun gelişiminde kadınlığa özgü hormonların rolünün olabileceği düşünülmekle birlikte, konu tam olarak aydınlığa kavuşturulmuştur.
Depresyonun sosyal nedenlerle kadınlarda daha yüksek oranda görüldüğünü ileri süren araştırmacılar, kadınların kadın olmaktan dolayı daha fazla psikososyal stres etmenine maruz kaldığı ve bu nedenle depresyonun kadınlarda daha fazla olduğunu savunmaktadırlar. Kadın ve erkeklerin ister biyolojik kökenli olsun, ister sosyal kökenli olsun farklı psikolojik yapılara sahip oldukları görülmektedir. Bu farklılıklar stresle baş etmeyi, duyguları tanıyabilme ve ifade edebilmeyi, diğerlerinden ve kendilerinden beklentileri, kısaca kişinin dünyayı, hayatı, ilişkilerini, kendisini ve geleceği değerlendirilmesini etkileyebilmektedir. Diğer yandan kadınlar ve erkekler arasındaki farklılığın yapay bir farklılık olduğunu ileri süren araştırmacılar da vardır. Bu araştırmacılar erkeklerin yaşadıkları depresyonu tanıyamadıklarını ya da toplumsal rolleri nedeniyle depresyonla ilgili yakınmalarını ifade etmekten ve bunlar için çare aramaktan kaçındıklarını belirtmektedirler.

               DEPRESYON NEDEN ORTAYA ÇIKAR?
İlerleyen sayfalarda alacak etmenler ayrı ayrı ele alınacak olmakla birlikte, herhangi bir etmenin tek başına depresyonun ortaya çıkma nedenini açıklayabileceği düşünülmeli; biyolojik, genetik ve psikososyal etmenlerin karşılıklı etkileşim içinde depresyon gelişimine neden olduğu unutulmamalıdır.

               BİYOLOJİK NEDENLER
Günümüzde depresyonun biyolojik nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte ilaçlardan elde edilen bulgular bazı görüşlerin ileri sürülmesine neden olmuştur. Depresyonun tedavisinde kullanılan ilaçlar sinir hücreleri arasında iletiyi sağlayan maddelerin hedef bölgesi olan reseptörlerin etkinliğini değiştirmektedirler. Bu bilgiler nörotransmitter olarak adlandırılan bu ileticilerin ve reseptörlerin depresyonun gelişiminde rollerinin  olabileceği görüşlerinin ileri sürülmesine yol açmıştır. Depresyonun ortaya çıkmasında rolü olduğu düşünülen en önemli sinir ileticileri arasında noradrenalin, serotonin ve dopamin vardır.
En azından bazı depresyonlu hastalarda tiroid ve böbrek üstü bezi ile ilgili hormonların kan düzeylerinde farklılıklara rastlanması ve bu bezlerle ilgili hastalığı olan bazı hastalarda görülen belirtilere rastlanması, depresyonun ortaya çıkmasında endokrin sistemlerinin rolü olabileceğini düşündürmüştür.

              GENLERİN ROLÜ
Bazı ailelerde birden fazla kişide daha sık görülüyor olması, depresyonda genetik etmenlerin rolünün araştırılmasına yol açmıştır. Depresyonda kalıtımın etkisini araştıran çalışmalarda depresyonda ailesel bir yatkınlığın söz konusu olduğu görülmüştür. Bununla birlikte depresyonun kalıtım şekli ve genetik etmenlerle çevresel etmenlerin nasıl etkileştiği günümüzde tam olarak anlaşılmış değildir.

              SOSYAL OLAYLARIN ROLÜ
Yaşam olaylarının ve çevresel streslerin depresyon gelişimindeki rolü konusunda genel bir görüş birliği bulunmaktadır. Bazı klinisyenler yaşam olaylarının depresyon gelişiminde birincil ve temel bir role sahip olduğunu düşünürken, bazı klinisyenler de depresyonun başlamasında yaşam olaylarının yalnız sınırlı bir role sahip olduğunu ileri sürülmektedir.
Psikososyal stres etmenleri ile depresyon arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalarda bazı yaşam olaylarının depresyonun ortaya çıkması ile ilişkili olabileceği düşünülmekle birlikte genel bir sonuca varılamamıştır. Tekrarlayan bir hastalık olan depresyonun ilk atağının bir yaşam olayı sonrası başlaması sonraki ataklara göre daha sık görülen bir durumdur. Fakat depresyonun başlamasına neden olan yaşam olayları çoğu zaman özgül değildir, yani bu olaylar herkeste depresyon başlamasına neden olmaz; ancak biyolojik ve ruhsal yatkınlık varsa bozukluk gelişmektedir. '' 11 yaşından önce anne ve/veya baba yitimi'' nin yaşamın sonraki yıllarında depresyon gelişimine yol açtığı oldukça yaygın kabul görülmektedir. Depresyonun başlaması ile en çok ilişkilendirilen çevresel stres ise '' eş yitimi'' dir. Bedensel hastalıklar da önemli bir yaşam olayıdır. Kişinin yaşantısında hastalık nedeniyle yapmak zorunda kaldığı değişiklikler, yeti yitimleri, hastalığın belirtileri (ağrı gibi), hastalığın kişinin dış görünümünde değişikliklere neden olması başkalarına ya da ilaçlara bağımlı olmak, hastalığın getirdiği ölüm tehlikesi bedensel bir hastalığa yakalananlarda görülen zorlanmaların başlıca nedenleridir. Bununla birlikte bedensel hastalığın kişide zorlanma yaratması için mutlaka ciddi bir hastalık olması gerekmemektedir; bazı kişiler ciddi hastalıkları son derece olgun bir şekilde karşılayabilirken, bazı kişilerin ise basit hastalıklarda bile aşırı duygusal tepki gösterdikleri bilinen bir durumdur. Hastanın tepkisi belirleyen en önemli etmenler arasında hastalığın ya da sonuçlarının hasta için anlamı ve hastanın kişilik yapısı bulunmaktadır.

                KİŞİLİK YAPISININ ROLÜ
Öncelikle belirtilmesi gereken nokta, kişilik yapısı ne olursa olsun bütün insanlarda depresyon gelişebilecek olduğudur. Bununla birlikte bazı özellikler taşıyan kişiler depresyon geçirmeye daha yatkındır. Depresyon geçirmeye daha yatkın kişilerin genellikle ''kimseyi incitmemeye, herkesi hoşnut etmeye, iyiliksever olmaya eğilimli, aşırı duyarlı, titiz, sorumluluk duygusu güçlü, yakınlarına aşırı bağlı ve bağımlı, kendisinden ve yakınlarından büyük beklentileri olan, mükemmeli arayan, onurlarına düşkün, öfke duygularını dışa vurmayan, çabuk etkilenen ve '' üzülen meraklı kişiler'' olduğu tespit edilmiştir.

                PSİKOLOJİK ETMENLER

     Depresyon ile yas arasında birçok benzerlik vardır. Bir yakını ölen kişide yas tutma sürecinde çoğu zaman depresyonda görülen belirtilere ( üzüntü, neşesini yitirme, iştahsızlık, durgunluk, isteksizlik, boşluk/anlamsızlık duygusu, ağlama, uykusuzluk, yaşamdan eskisi gibi zevk alamama gibi) rastlanır. Fakat bu belirtileri çoğu zaman birkaç hafta ya da ay ile sınırlıdır. Depresyonda ise gerçek bir yitim olabilmekle birlikte, çoğu zaman imgesel bir yitim duygusu vardır. Bu yitim duygusu nedeniyle ortaya çıkan öfke, ilişkilerinde daha çok iki yönlü duygular yaşayan (sevgi ve nefret) kişide katı üst benlik nedeniyle kişinin kendisine yönelir. Kin, öfke ve nefreti kendine yönelten kişide duyguları ve sonuçta depresyon gelişir.
Depresyonu açıklamaya çalışan diğer analitik yaklaşım benliğin kendisine biçtiği değeri koruyabilmesi için, kendisinden bazı beklentileri ve emelleri gerçekleştirebilmesi gerektiğini ileri sürdürmektedir. Bedensel bir hastalık, mesleksel başarısızlık, ailesel çatışmalar ya da başka bir yaşam olayı nedeniyle benlikte beklentilerinin ya da emellerinin gerçekleşmeyeceği ya da bunları gerçekleştiremeyeceği düşüncesine sahip olan bu kişide çaresizlik ve güçsüzlük duygusu gelişir, kişinin kendisine biçtiği değer düşer ve sonuçta da depresyon gelişir.
Depresyonu açıklama çabalarında yaralanılan kuramlardan birisi de öğretilmiş çaresizlik kuramıdır. Deney ortamında hayvanlar kaçıp kurtulamayacağı şoklar tekrar tekrar verildiğinde, havyan başta kaçamaya çalışmasına karşın bir süre sonra kaçma girişimlerinden vazgeçmekte ve şoklara hiçbir şey yapamayacağını öğrenmektedir. İnsanlardaki depresyonda da benzeri bir çaresizlik duygusu görülebilmektedir. Depresyona yatkın kişilerde, yaşamında karşılaştığı güçlükleri ve sorunları aşabileceği, onlarla baş edebileceği düşünceleri gelişmemiştir.
Bilişsel görüşe göre; çocukluk çağlarındaki yaşam, öğrenme yolu ile şema olarak adlandırılan bazı düşünce, varsayım ve inanç sistemlerinin oluşmasına neden olmaktadır. Bu şemalar kişinin yaşamında yaşadıklarını değerlendirmede kullanılmaktadır.
Depresyonlu kişilerde kendine, çevresine, genel olarak yaşamına ve geleceğine ilişkin olumsuz değerlendirmeye yatkınlık vardır. Bu olumsuz ve karamsar değerlendirme özellikle kişinin stresli durumlarda karşı karşıya kaldığında etkinleşmektedir. Olumsuz ve karamsar değerlendirmeler keyfi çıkarım, seçici soyutlama, aşırı genelleme, abartma ve küçümseme şeklinde düşünce kalıplarından kaynaklanmaktadır.
Keyfi çıkarım, kişinin belirli bir ipucu ya da açık bir kanıt yokken yaşantısından kendisiyle ilgili olumsuz bir kanıya varmasıdır (yolculuğa çıktığında bindiği otobüsün bozulması bir süre sonra yolda kalan kişinin ''ben zaten çok şanssız bir insanım'' şeklinde yorumlarda bulunması gibi). Seçici soyutlama ise yaşantının bütünü üzerinde değil de önemsiz sayılabilecek bir ayrıntısı üzerinde durarak yaşantıyı değerlendirmedir. ( bir basketbolcunun takımının yenilgisinden yalnız kendisinin kendisinin kötü oyununu sorumlu tutması vb.). Aşırı geneleme ise kişinin tek bir nedene ya da olaya dayanarak kendi yetersizliği ve değeri konusunda bir kanıya varması ve bunu genellemesidir (bir isteğine arkadaşının hayır demesi sonrasında hastanın '' beni kimse sevmiyor'' şeklinde duygu yaşaması gibi). Abartma ve küçümseme ise kişinin önemsiz bir başarısızlığı aşırı büyütmesi ve başarıyı ise olduğundan daha önemsiz göstermesidir.( sınıfını büyük bir başarı ile geçen bir öğrencinin bunun önemli bir şey olmadığını düşünmesi; yalnız bir sınavdan başarısız not alan bir öğrencinin kendisinin tembel bir insan olduğu düşünmesi vb.). Bu düşünceler herhangi bir akıl yürütme süreci başlamadan kendiliğinden (otomatik düşünce) kişinin kontrolü dışında ortaya çıkmaktadır.
Bazı kişiler sahip oldukları bu düşünce kalıbı ( işlevsel olmayan şemalar) nedeniyle kendisini, yaşadıklarını, dünyayı ve geleceği olumsuz ve karamsar değerlendirmeye yatkındırlar. Bilişsel kuram, bu kişilerin kendilerini psikolojik olarak zorlayan bir olay ile karşılaştıklarında, bu düşünce kalıbının etkinleşmesi sonucunda depresyonun geliştiğini ileri sürer.
                HASTALARDA GÖRÜLEN BELİRTİLER
Depresyon ılımlı formlarında hastaların duygulanımlarında bir sığlaşma ortaya çıkar, hasta yaşantılarına her zamanki tepkisini vermemeye başlar. Şakalara eskisi gibi gülmez, geçmişte zevk alarak yaptığı etkinliklerinden eskisi gibi zevk alamaz ve grup içinde eskisi kadar konuşmaz.
Hastalık arttıkça kişiler kendilerini mutsuz, elemli ve kederli hissetmeye başlar. Kafaları kasvetli düşücülerle dolar, her şeyin kötü tarafını görme eğilimlerindedirler. Başlangıç dönemlerinde hastalar bu düşüncelerden uzaklaştırılabilirler ve normal neşelerine yeniden dönebilirler. Bu aşamada destek ve içini rahatlatma girişimleri, hastada geçici bir düzelme yaratabilir, fakat depresyon ağırlaştıkça bu durum giderek daha bir güç durum alır.
Depresyon ilerledikçe hastalar kolayca ağlamaya başlarlar ve bu durumun denetlenmesi giderek güçleşir. Herhangi bir sempatik yaklaşım, hastayı gözyaşı içinde bırakabilir. Bununla birlikte depresyon ağırlaştıkça hastalar ağlayamadıkları bir aşamaya gelirler ve ağlarsa iyileşebileceklerini düşünmeye başlarlar.
Her şeyin kötü tarafıyla meşgul olmanın yanında, her şeyi değersiz, anlamsız ve boş olarak görürler. Gelecekten ümitsizdirler, geçmiş anlamsızdır. Çoğu kez hiçbir zaman iyileşemeyeceklerini, doktorların çabasının boşa harcamak olduğunu düşünürler.
         İlgi Yitimi Ve Zevk Alamama
Depresyon yaşayan kişiler daha önceleri ilgi duydukları ve hoşlandıkları konu ve uğraşlara karşı eskisi gibi istek ve heves duymazlar. Başkalarının zorlamasıyla ve kendilerini zorlayarak bazı şeyler yapsalar bile bunlardan zevk alamazlar. Ilımlı depresyonda kişi yaptığı işe kendini veremez ve olağan etkinlikler eskisi kadar ilgisini çekmez. Bir şeyler yapmak istediğinde ise kısa sürede canı sıkılır. Depresyonun şiddeti arttıkça kişi her zaman yaptığı günlük işleri bile yapmak istememeye başlar. İlgi ve istek azaldıkça hasta için çalışma ve günlük etkinlikleri yapma giderek zorlaşır. Dikkatini toplayamama, karar vermeme güçlüklerin ortaya çıkması ve ilgi yitimi olağan etkinliklerin giderek uzun zaman almasına yol açar. Hasta çalışmayı sürdürmek için çaba harcarsa bile çoğu zaman sonuç elde edemez. Giderek işler birikir ve sonunda hasta etkinliklerden ve çaba harcamaktan vazgeçer. Hobilere karşı ilgi ve istek yitimi de bunlarla uğraşmayı tümüyle bırakmaya karar verir.
Örneğin; ev kadınları daha önce severek ve isteyerek yaptıkları ev işlerini ilgi ve istekle yapmamaya başlarlar. İşlerini giderek basitleştirirler ve en az düzeye indirirler. Evi temizleme ve düzenlemeyi sıklıkta yapmaya, daha basit yemekler pişirmeye, daha önce hobi olarak yaptıkları el işlerini bırakmaya başlarlar.
            Değersizlik Düşünceleri
Suçluluk duygularının yanı sıra depresif hastaların kendilerine olan güvenlerini ve kendilerine biçtikleri değer azalmıştır. Depresyonlu hastalar bir işe yaramadıklarını, kendileri için uğraşılmaya değmeyeceğini düşünürler. Kendilerini değersiz bir kişi olarak algılarlar. Başarılarını göz ardı ederek ya da küçümseyerek, geçmişte kendilerini başarısız olarak algıladıkları örnekleri ön plana çıkarırlar.
Suçluluk Duyguları
Depresyonlu kişiler gerçek ya da hayali konularda kendilerini aşırı ya da uygunsuz şekilde eleştirir, kınar ya da suçlarlar. Depresyonun ılımlı formlarında hastalar şimdiki durumlarının kendi hataları olduğunu düşünürler, çoğu kez geçmişlerinde kendilerini suçlayacak ve eleştirecek bir konu bulurlar. Örneğin; hastanın o güne kadar hiç aklına gelmeyen, yıllar önce yaşadığı bir olay kafasını meşgul eder. Depresyonlu hastadaki kendini suçlama, hastalığın ortaya çıkışı nedenini mantıklı ve tutarlı bir biçimde açıklamadan çok farklı bir durumdur. Öğrenci tembel olmakla, iş adamı önüne çıkan şanslarını iyi kullanamamakla, anne çocukları ihmal ettiğini düşünerek kendini suçlayabilir. Bunlar bazen doğru olabilir, fakat dışardan bakan bir gözlemci depresyon yaşayan bir hastada bu tür kuruntuların ne kadar abartılı, yersiz ve yanlış olduğunu kolayca görecektir.
                  Ağrılar
Depresyonlu hastalarda bedensel hastalıklarla açıklanamayan vücut ağrılarına çok sık rastlanmaktadır. En sık görülen örnekleri arasında baş ağrısı, sırt ağrısı, eklem ağrısı, bel ağrısı,  göğüs ağrısı bulunmaktadır. Diğer yandan uzun süredir bedensel hastalıklardan kaynaklanan ağrıları hastalarda da depresyon çok sık görülür.
Anksiyete( BUNALTI)
Bunaltı, sıkıntı, endişe, korku, gerginlik ya da gevşeyememe gibi duygular depresyonlu kişilerde çok sık görülür. Depresyonlu kişilerde eskisine göre daha çabuk sinirlenme '' bağırıp çağırmaya ve kolay parlamaya'' başlarlar. Daha önce pek sinirlenmedikleri basit olaylara bile kendilerini ve çevrelerindeki insanları şaşırtacak derecede tepki gösterirler. Depresyonlu kişilerde bunaltı, endişe, korku ve gerginlik gibi duygular yanında bu duygularla ilişki bedensel belirtilere hemen her zaman rastlanır. Bununla arasında egzersizle ilişkili olmayan çarpıntı atakları ve göğüs ağrısı, ağız kuruluğu, hazımsızlık, şişkinlik (hava yutma, geğirme), terleme (özellikle ellerde, koltuk altında ve ayaklarda), baş ağrısı, baş dönmesi gibi yakınmalar sayılabilir.
                      İntihar
Ilımlı depresyon yaşayan bir kişi için yaşamak bir yük halini alır. Depresyonun şiddeti arttıkça hasta uyuyarak bir daha uyanmamayı, aniden ölmeyi ya da bir trafik kazası sonucu ölmeyi ister; ''böyle yaşmaktansa ölsem de kurtulsam'' şeklinde yanlış düşünceler ortaya çıkar. Hastalık ilerledikçe çeşitli biçimlerde hastada yaşamına son verme düşünceleri görülür; bazı hastalarda bu düşünceler özgül planlara ya da eyleme dönüşebilir. Ciddi hastaların yaklaşık altında birinde intihar girişimine rastlanmaktadır.
                     Uyku Bozuklukları
Depresyonda hem uykusuzluk hem de aşırı uyuma şeklinde uyku bozukluğu görülebilmekle birlikte, uykusuzluk daha fazla görülmektedir. Uykuya dalamama en sık görülen uyku bozukluğu olmakla birlikte geceleri uykudan uyanma ve sabah erkenden uyanma ve bir daha uykuya dalamama da sık görülmektedir. Bazı depresyonlu hastalar, ciddi uyku sorunları olmasa, hatta yeterli süre uyumuş olsalar bile sabahları dinlenmiş olarak kalkamamaktan yakınırlar.
                       Unutkanlık/Konsantrasyon Güçlüğü
Unutkanlık, pek çok kişide görülmekle birlikte depresyonlu hastalarda da çok sık görülen yakınmalardan biridir. Bu yakınma, dikkatini ve düşüncelerini toparlama ve yoğunlaştırma güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Depresyonlu kişiler iş yapmaya kalkıştıklarında kendilerini işe veremezler, işi yapmak için gereken konsantrasyonu sağlayamazlar. Günlük yaşamda  ''bir filmi baştan sona dikkatlice izleyememe'', ''gazete okuyamama, okuduğunu tam olarak anlayamama'', ''konuşulanları izleyememe'',''el işlerini yapamama'' konsantrasyon güçlüğü için gösterilebilecek örneklerdir.

                     Enerji Yitimi
Enerji yitimi depresyonun karakteristik özelliklerinden birisidir. Bu kişiler halsizlikten, yorgunluktan, güçsüzlükten ya da kolay ve çabuk yorulmadan yakınırlar. Enerji yitimi hastanın herhangi bir işe başlamasını güçsüzleştirir; başlasa bile çabuk yorulur ve bitirmeden işi bırakır. Depresyon şiddeti arttıkça yorgunluk süreklilik kazanır ve en ufak etkinlik bile ancak büyük bir çaba harcanarak yapılabilir. Bazı hastalar kendilerini bütünüyle tükenmiş hissedebilirler; bu nedenle sürekli yatan kişilere rastlanmaktadır.

            İştah Değişikleri Ve Zayıflama/Şişmanlama
Depresyonlu hastalarda iştahla azalma ve zayıflama daha çok görülmekle birlikte bazılarında da iştahla artma ve şişmanlama görülebilmektedir. İştahsızlığı olan hastalarda yemek yeme ve yiyecekler hastaların ilgisini eskisi gibi çekmez; kendilerini aç hissetmezler ve yemek yemek için kendilerini zorlamaları gerekir.
Hastalık şiddetlendikçe giderek az yemek yerler ve depresyon şiddetlendikçe yemek için ikna edilemez olurlar. Hastalar yeterince yemek yemedikçe zayıflarlar; hastaların zayıfladıkları çoğu kez yüzlerinden, elbiselerinin bol gelmesinden açıkça belli olur. Hastalık iyileştikçe hastaların beden ağırlıkları normale döner.

     Psikomotor Yavaşlama Ve Ajitasyon
Depresyonlu hastaların zihinsel ve bedensel etkinliklerde değişikliklerin bazı hastalarda psikomotor etkinliklerde yavaşlama bazılarında bazılarında ise ajitasyon şeklinde ortaya çıkabilmektedir.
Depresyonlu hastaların yüz ifadelerinde azalma görülür, hastaların kederli görünümleri çok büyük bir değişikliğe uğramadan gün boyunca kalır. Hastalar alçak bir sesle, mümkün olduğunca az ve kısa cümlelerle tekdüze konuşulur. Toplumdan geri çekilme ve toplum içine karışmama depresyonlu hastalarda çok sık görülür. Hastalar eskiden severek isteyerek gittikleri sosyal ortamlardan uzak dururlar. Hastalık şiddetlenince kişinin soruları yanıtlaması ve konuşulanlara katılması giderek uzun zaman alır, konuşmasında sözcükler arasındaki aralar giderek uzar, sesi zayıflar, konuşmaları anlaşılmaz bir mırıldanmaya döner ve sonunda hasta konuşamamaya başlar. Aynı zamanda hastanın yürüyüşü de yavaşlar; adeta ayaklarını sürüyerek omuzlarında ağır bir yük taşıyor gibi öne doğru eğilerek yürür. Bütün fiziksel etkinliklerin yürütülmesi zorlaşmıştır ve hastanın herhangi bir fiziksel etkinliği başlatabilmesi için büyük bir çaba harcaması gerekir.
Bazı hastalar ise bulundukları yerde sürekli oturmazlar ve oturdukları yerde kımıldanır dururlar; sigarayla, el çantasıyla, elleriyle sürekli oynama eğilimlerindedirler ve ayaklarını sürekli oynatırlar. Psikomotor ajitasyon olarak adlandırılan bu durum ruhsal sıkıntının vücut
hareketlerine yansımasıdır.

                        Libido Yitimi
Libido esas olarak yaşama bağlılık ve yaşama bağlılık ve yaşama isteğiyle ilişkili bir kavram olmakla birlikte, genellikle cinsel dürtü ve istek ile ilişkili olarak ele alınmaktadır. Libido yitimi depresyonun en erken dönemlerinde bile ortaya çıkan belirtidir. Depresyonlu hastalarda cinsel isteksizlik yanında her türlü cinsel işlevde bozulmalar görülebilmektedir.

                     Kendine Güvenin Azalması
Hem hastalık öncesinde hem de depresyonlu oldukları dönemde hastalarda öz güven eksikliği gözlenir. Depresyon geliştiği dönemde ise en basit günlük işleri yapma konusunda bile kendilerine güvenemezler. En küçük bir başarısızlık duygusu ortaya çıktığında da güvensizlik duyguları katlanarak artar.

                 DEPRESYONLU HASTALARDA TANI
Tanı konulabilmesi için belirtilerin varlığı kadar bunların şiddeti ve süresi de önem taşımaktadır. Diğer yandan bu belirtilerin kişide belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal ve mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olması koşulları da aranmaktadır.

                      Major Depresyon
Major depresyon göreceli olarak daha ağır ve kısa süren depresyon durumlarını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Çoğu zaman kişi ve yakınları hastada yakın zamanda bir şeylerin değiştiğini fark ederler. Bir hastaya major depresyon bozukluk tanısı konulabilmesi için daha önceki bölümlerde için daha önceki bölümlerde sayılan belirtilerin hepsinin birlikte bulunması gerekmemektedir. Ancak depresyon tanısı koymada mutlaka olması gereken belirtiler '' depresif duygudurum ve ilgi yitimi ya da zevk alamama'' bulunmaktadır. Amerikan Psikiyatri Birliği' nin ölçütlerine göre hastaya tanı koymada kullanılan dokuz belirti bulunmaktadır:

  • Depresif duygudurum,
  • İlgi- istek kaybı ya da zevk alamama,
  • İştah değişiklikleri (iştahsızlık ya da iştah artışı) ve/veya vücut ağırlığından düşme (zayıflama ya da şişmanlama),
  • Uyku bozuklukları (uykuya dalamama, geceleri uyuduktan sonra uyanma, sabahları erkenden uyanma ve bir daha uyuyamama ya da aşırı uyku),
  • Psikomotor yavaşlama ya da ajitasyon,
  • Yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı,
  • Değersizlik, aşırı ve uygun olmayan suçluluk duyguları,
  • Düşünme ve düşünceleri belli bir konuda toplama güçlüğü ya da kararsızlık,
  • Ölüm düşünceleri, intihar düşünceleri.

Major depresyon tanısı konulabilmesi için kişide yukarıda sayılan dokuz belirtiden en az beş tanesinin bulunması gerekmektedir. Ancak bu beş belirtiden birisinin mutlaka '' depresyonlu duygudurum ya da ilgi istek kaybı ya da zevk alamama'' olması gerekmektedir. Eğer bu iki belirtiden birisi yoksa kişide geri kalan yedi belirti de bulunsa major depresyon tanısı konulamamaktadır.
Major depresyon göreceli olarak daha ağır ve kısa süren depresyon durumları ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Çoğu zaman kişi ve yakınları hastada yakın zamanda bir şeylerin değiştiğini fark ederler. Fakat kişide görülen bu değişiklerin bir hastalığın (depresyon) belirtileri olarak değerlendirilmemesi sık görülen bir durumdur. Özellikle kişi yakın zamanda üzüntü verici bir olay yaşadıysa depresyon belirtileri çoğunlukla olağan bir durum olarak düşünülür. Diğer yandan bazı kişiler de durgunluk, hayattan zevk alamama gibi belirtilerin, yaşadıkları halsizlik ve bitkinlikten kaynaklandığı düşünülmektedir. Bir kısım insanlar da üzüntü, neşesizlik ve karamsarlık gibi belirtilerin bir hastalıktan kaynaklanabileceğini düşünememektedir. Buna benzer nedenlerle ve gerekçelerle depresyonlu kişilerin bir kısmı doktora başvurmamaktadır.
Depresyondaki kişi, artık eskisi kadar neşeli değildir. Durgunlaştığı çevresindekiler tarafından kolayca fark edilir. Eskiden severek yaptığı şeyleri eskisi gibi yapmak istemez; kendisini zorlayarak yapsa bile zevk alamaz. Halsizlikten yakınır ve günün büyük bir bölümünü yatakta geçirmeye başlar. İştahı azalmıştır, canı hiçbir şey istemez yemek istemez. Giderek zayıflar. Uykusu bozulmuştur; bir türlü uykuya dalamaz, bir şekilde uykuya dalsa bile geceleri sık sık uyanır, bazen de sabah çok erken saatlerde uyanarak bir daha uykuya dalamaz. Daha sinirlidir eskiden kızmadığı birçok şeye kolayca kızar. Yaşadığı iç sıkıntısı zaman zaman katlanılmaz olur. Birçok ilaç içmesine rağmen baş ağrısından bir türlü kurtulamaz.

              Distimi
Ben tanının konulabilmesi için hastanın yakınmalarının en az iki yıldır sürüyor olması gerekmektedir. Belirtilerin tanı koymak amacıyla kullanılabilmesi için hemen hemen her gün ve günün büyük kısmında sürmesi koşulu aranmaktadır.
Amerikan Psikiyatri Birliği'nin ölçütlerine göre distimi tanısı koymada kullanılan 7 belirti bulunmaktadır:
1-Depresyonlu duygudurum,
2-İştah değişiklikleri (iştahsızlık ya da iştah artışı),
3-uyku değişiklikleri (uykusuzluk ya da aşırı uyku),
4-yorgunluk,
5-Kendini değersiz hissetme,
6-Düşünceleri belli bir konuda toplayamama, kararsızlık,
7-Umutsuzluk.
Distimi tanısı konulabilmesi için kişide yukarıda sayılan yedi belirtiden en az üç tanesinin bulunması gerekmektedir. Ancak bu üç belirtiden birisinin mutlaka '' depresyonlu duygudurum'' olması gerekmektedir.
Distimi, göreceli olarak daha ağır ve uzun süren depresyon durumlarını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Çoğu zaman kişinin kendisini ve yakınları hastanın bu durumuna alışmıştır. Hasta yaşadıklarını kabullenmiştir, yakınları ise hastanın belirlerini kişilik yapısı olarak yorumlar. Major depresyon ile kıyaslandığında hastadaki depresyon belirtileri şiddetlenmedikçe disitimi hastaların yakınmaları için doktora başvurdukları ve çare aradıkları pek görülmez.
Distimi hastalarda görülen belirtiler ve klinik tablo birbirinin aynısı olmasa da aşağıda en çok rastlanan klinik tabloya bir örnek verilmiştir;
Kişi kendini yıllardır, mutsuz neşesiz hissetmektedir. Baş ağrısı ve eklem ağrıları için yıllardır ağrı kesici ilaçlar içiyor olmasına karşın bu ağrılardan bir türlü kurtulamamıştır. Uykusu ve iştahı düzensizdir. Kimi zaman iyi uyumakla birlikte, uykusuz günleri çok daha fazladır. Çoğu zaman gün içinde yaşadıklarını kurtarmaktan bir türlü uykuya dalamaz. Yemeğini iştahla yediği pek görülmez; çoğu zaman kendini zorlayarak yemek yer. Kendine güveni hiç yok gibidir. Çevresinde yaşayanlar onu neşelendirmek için gezmeye götürseler bile çoğu zaman bu gezilerden pek zevk almaz.

          BEDENSEL HASTALIKLAR VE DEPRESYON
Özellikle uzun süren (kronik) ve kişide çeşitli sakatlıklar bırakan bedensel hastalığı olanlarda depresyon belirtilerine ve depresif bozukluklara çok sık rastlanmaktadır. Kanser, şeker hastalığı, kalp hastalıkları, beyin hastalıkları bunlara örnekler olarak sayılabilir.
Bu hastalarda bedensel hastalığın gidişi etkileyebildiğinden depresyonun mutlaka tedavi edilmesi gerekmektedir. Ciddi bir bedensel hastalığı olan bir kişinin yaşadıkları genellikle olağan bir üzüntü hali olarak kabul edildiği için, çoğunlukla bu durularda doktora başvurulmaz. Oysa bedensel hastalığı olanlarda ortaya çıkan depresyon hastalıklarının bu kişilerde hastalıklarının seyrini etkileyebilmektedir. Bedensel hastalığı olanlarda görülen depresyonun tedavi edilmemesi durumunda bu hastalarda hastalıklarının kötü seyrettiği ve ölümlerin daha sık görüldüğü birçok çalışmada görülmüştür. Depresyonda, hastaların rahatsızlıklarına sabretme güçleri azalır, tedavi ve rehabilitasyon programlarına istekle katılmalarını ve tedavi uygulamalarına uyumlarını etkiler.
Bedensel hastalığı olanlarda görülen depresyon iki şekilde ortaya çıkabilmektedir. Bunlardan birincisi bedensel hastalığa psikolojik bir reaksiyon olarak ortaya çıkan depresyondur. İkincisi ise bedensel hastalık ya da kullanılan ilaçlar nedeniyle fizyolojik ve biyokimyasal sistemlerde ortaya çıkan bozukluklar nedeniyle doğrudan beynin etkilenmesiyle oluşan depresyondur.
     Uzun süren bedensel hastalıklar hem hastayı hem de ailesini etkilemektedir. Kronik bir hastalığa yakalanan kişilerin çoğu kısa sürede yaşamın artık eskisi gibi süremeyeceğini fark eder. Bundan sonra olağan psikolojik tepkiden, ciddi ruhsal hastalıklara kadar değişebilen psikolojik reaksiyonlar ortaya çıkmaz; kişiden kişiye çok büyük farklılıklar gözlenir.
Kronik hastalığa olanlarda ''ölüm korkusu'',''kendine yetemeyeceği, başkalarına bağımlı olacağı korkusu'',''öz saygı yitimi'','' kişiler arası ilişkilerde arası bozulma'' gibi sorunlara çok sık rastlanmaktadır.
Yaşantısının eskisi gibi sürdürüp sürdürmeyeceği, iş yaşamında değişiklik yapmasının gerekip gerekmeyeceği, cinsel yaşamında bir değişiklik olup olmayacağı, dış görünümünde bir değişiklik olup olmayacağı, başkalarına muhtaç olup olmayacağı, ağrı çekip çekmeyeceği ve aklını kaybedip kaybetmeyeceği gibi sorular bu hastaların kafalarını kurcalar. Psikolojik tepkilerin altında yatan nedenler çoğu zaman zaman bu sorulardır.
Kronik hastalığa yakalanan kişilerde ilk görülen tepki çoğu zaman inanamama, şaşırma ve yadsıma şeklinde olmaktadır.
Bunu kızgınlık, öfke ,isyan,sıkıntı, endişe izlemekle ve sonrasında da ümitsizlik, çaresizlik, karamsarlık, hayata küsme (depresyon) ortaya çıkmaktadır. Bu süreçleri yaşayan hastaların çoğu en sonunda durumunu kabullenmekte ve yaşadıkları psikolojik tepkiler hafiflemektedir. Bazı hastalarda ise yaşanan depresyon uzun sürer ya da giderek şiddetlenir ve ruhsal bir tedaviyi gerektirecek bir düzeye ulaşılabilir.
Hastalığın Tanınmasını Engelleyen Etmenler
Depresyon, çok sık görülen bir hastalık olması ve depresyonlu kişilerde görülen belirtilerin hemen herkeste zaman zaman görülebilen yakınmalar olması nedeniyle çoğu zaman tanınamamaktadır. Hem depresyon geçiren kişiler, hem de depresyon geçiren kişinin yakınları durumu fark edemeyebilmektedir. Bazen depresyonu doktorların da tanıyamadıkları görülmektedir. Özellikle, hasta duygulanımla ilgili belirtiler yerine doktoruna yalnız bedensel belirtilerden söz ediyorsa depresyonun doktor tarafından tanınması güçleşmektedir.
Hastalar çoğu zaman gittikleri doktora depresyonla ilgili yakınmaları anlatmaktan kaçınırlar. Depresyona bir şey yapılamayacağı düşünmesi, kişinin depresyonu için çare araması ve gittiği bir doktora bunları söz etmesini engelleyebilmektedir. Hastalar yaşadıkları duygulardan söz ederse "yetersiz" , "güçsüz" , "akıl hastası" vb. şeklinde nitelenebileceklerini düşünürler. Bu da hastaların gittikleri doktorlara şikayetleri ile ilgili detaylı bilgi vermemelerinin sebeplerindendir.
Günlük yaşantıda sık karşılaşılıyor olması bazı kişilerde depresyonun "olağan" bir yaşantısı olduğu düşüncesini yaratabilmektedir. Diğer yandan bazı kişiler de depresyon hakkında ümitsiz bir bakış açısına sahip olup, bu durumu kabullenerek, hastalığa karşı çözümsüz bir yaklaşım içine girerler. Bu iki tutumda depresyon için çare aramayı etkilemektedir.
Depresyon nedeniyle ortaya çıkan bütün belirtilerin farkında olmalarına rağmen bazen hastalar yaşadıkları depresyonu  farkına varamayabilirler. Bunun en önemli nedeni, depresyonlu kişilerin duygulanım ile ilgili belirtilerinin, tedavi edilen bir görülmesidir.
Duygularını ayrıştırmayan bazı kişiler yaşadıkları depresyonun farkında olmayabilirler. Bir kısmı da yaşadığı duyguların farkında olmayabilirler. Bir kısmı da yaşadığı duyguların farkında olmasına karşın bunların bir yakınma olarak getirilebileceğini bilemeyebilir.
Diğer bazılarının ise sözcük dağarcığında ya da yaşadığı kültürde depresyon kavramı ve depresyonu ifade edecek sözcük(ler) bulunmayabilir.

Depresyonun yaşanan bir olaya bağlanması
Bir psikososyal stres sonrasında, kaza neticesinde ya da ciddi bir hastalığa yakalanan kişide ortaya çıkan depresyon bir çok kişi tarafından "normal" ya da "beklenen" bir durum olarak değerlendirebilmektedir. Böyle bir yorum da kişinin çare arama davranışını ve tanı konmasını etkileyebilmektedir.

TEDAVİ YÖNTEMLERİ
Uygun bir tedavinin birinci koşulu tedavinin bir doktor tarafından yürütülmesi gerektiğidir. İkinci koşulu da doktor tarafından ilaç tedavisi uygun görüldüyse bunu yeterli süre ve düzenli bir şekilde kullanılmasıdır.
Çok sık görülen yanlış uygulamalardan birisi, iyileştiğini düşünen ya da yakınları tarafından sürekli ilaç kullanmaması gerektiği telkin edilen bir hastanın ilacı çok erkenden kesmesidir. Hasta iyileştiğinde doktorun tavsiye ettiği dozdan daha düşük dozda ilaç kullanması ya da süreden önce ilacı kesmesi durumunda depresyonun tekrarlama olasılığı çok yüksektir.
Bu bölümde depresyonun tedavisinde hekimler tarafından kullanılan ve hem hastaların, hem yakınlarının bilmelerinde yarar olduğu düşünülen konular ele alınacaktır.

Genel ilkeler
Depresyon sırasında mesleksel ve sosyal etkinlikleri eskisi gibi yürütemeyeceklerinden dolayı, hastalar günlük iş ve uyum beklentilerini en düşük düzeyde tutmalarıdır. Beklentilerini gerçekleştiremediğini düşünen hastada yetersizlik, güçsüzlük ve suçluluk duyguları artabilmektedir. Fakat hastanın iyileştikçe gerçekçi, ele tutulur ve ulaşılır hedefler belirleyerek bunları gerçekleştirmesi ve dış dünya ile ilişkisini gidererek artırması yararlı girişimlerdir. Bunları gerçekleştirdiğini gören hasat küçük de olsa yeniden başarabildiğini görmeye başlayacaktır. Örneğin; bir ev hanımı başlangıçta yalnız bulaşık yıkamaya ya da bir odanın temizliğini yapmaya ve durumu düzeldikçe yaptığı iş artırmaya, komşu ziyaretlerine yavaş yavaş gitmeye başlayabilir. Burada önemli olan hastanın yapamayacağı şeylere özellikle hastalığın şiddetli olduğu dönemlerde kalkışmaması; iyileştikçe ve gücü kuvveti yerine gelmeye işleri yapmaya başlamasıdır.
Depresyonun aktif olduğu dönemdeyken hasta yaşamını etkileyecek konularda (boşanma, iş deşikliği gibi) karar almamalıdır. Bu dönemde kişinin sonradan pişman olacağı yanlış kararlar alma olasılığı çok yüksektir. Çünkü depresyon kişinin kendisini, dünyayı, geçmişte yaşadıklarını ve geleceği değerlendirmesini etkilemekte ve kişinin bütün bunları olumsuz ve karamsar bir gözle değerlendirmesine neden olmaktadır.

Psikoterapi
Halk arasında konuşma tedavisi olarak da bilinen psikoterapi, hastanın biyopsikososyal sorunlarını ilişki ve iletişim ile düzeltmeye çalışma çabasıdır. Psikoterapi amaçlı girişimleri genel olarak iki başlık altında toplayabiliriz.
Psikolojik destek ve özgül psikoterapiler.
Hasta-hekim ilişkisinde karşılıklı etkileşimden yaralanarak hastanın sorunlarını çözme çabasıdır. Ruhsal sorunu olan kişilerin büyük bir bölümünde kullanılan bu yaklaşımlar hekim, hasta ile olan ilişkisini yönlendirerek hastasına psikolojik destek verebilmesi için hastasını iyi tanıması gerekmektedir; hastasını ne kadar iyi tanırsa psikolojik destek verme olanağı o kadar artmaktadır.
Özgür psikoterapi
Daha özel durumlarda uygulanan ve uygulanabilmesi için bazı koşulların karşılanması gerektiği bir tedavi yöntemidir. Bu koşulların en önemlileri arasında hekimin bu tedavi yöntemi konusunda özel eğitim almış olması ve hastanın uygun kişilik yapısına sahip olması bulunmaktadır.
Psikoterapi denilince birçok kişinin aklına doğrudan özgül psikoterapi gelmektedir. Çoğu zaman da bu tedavi yöntemleri ile ilgili gerçekçi olmayan beklentilerin bulunduğu görülmektedir. Birçok kişi tarafından tedavi yöntemiyle hastaların hiç ilaç kullanmadan kısa sürede bambaşka bir insan olacağı düşünülmektedir. Oysa özgül psikoterapiler genellikle terapist ile sık sık görüşmeyi (haftada 1 ya da 2) gerektiren uzun süreli (bazen yıllar alan) bir tedavi yöntemidir.
Depresyon tedavisinde kullanılan özgül psikoterapiler arasında, ilişkiye dayalı psikoterapi, davranışçı-bilişsel tedaviler, psikanaliz, psikodinamik psikoterapi bulunmaktadır.
Depresyonun sosyal ve kişisel ilişkilerdeki bozulma nedeniyle ortaya çıktığı görüşünden yola çıkan ilişkiye dayalı psikoterapide, hastanın diğer insanlarla ilişkilerinde yaşanan sorunlar belirlenmeye çalışılarak, bunlar için çıkış yolları araştırılır. Terapistin amacı hastanın, hastalığını, kişilik yapısının diğer insanlarla ilişkilerini nasıl etkilediğini anlamasını sağlamaktır.
Davranışçı-bilişsel tedavi, insanların duygularının dünya ile ilgili düşünce e görüşler tarafından kontrol edildiği yaklaşımından yola çıkmaktadır. Terapist, hastanın depresyon gelişimine yol açabilecek düşünce kalıplarını saptayarak, bunları değiştirmeyi amaçlar.

GİDİŞ VE SONLANIŞ
Yaşam boyunca yaşanan major depresyon sayısı yanında, her bir major depresyonun şiddeti de hastadan hastaya büyük farklılıklar göstermektedir.
Major depresyon uygun biçimde tedavi edildiğinde çoğu zaman tam iyileşme hiç ortaya çıkmaz ve yakınmalar azalmakla birlikte yıllarca sürebilir. Diğer yandan ilk kez major depresyon tanısı konan hastaların %5-10'unu 6-10 yıl içinde manik epizod ortaya çıkabilmektedir.
Ancak bunlar başlangıç aşamasında depresyon belirtileri verdiği için erken tedavi edilirse major depresyon oluşması engellenebilir.
Eğer tedavi edilmezse major depresyon bazen kendiliğinden iyileşmekle birlikte çoğu zaman kronikleşmektedir.
Tedavi gören hastaların çoğunda ise hastalık yaklaşık 3 ay sürmektedir.
Major depresyon iyileştikten sonra bazı kişilerde aylar ya da yıllar sonra tekrar ortaya çıkabilmektedir. Doktorların önerilerine uygun olacak biçimde uzun süreli ilaç kullananlarda yineleme oranı çok azalmaktadır.
Distiminik bozukluk, hastaların önemli bir bölümünde 25 yaşından önce sinsi bir şekilde başlar. Erken yaşta başlamasına karşın hastaların bu yakınmaları nedeniyle doktora başvurması yıllar sonra olur. Bu hastaların belirtilerini çoğu kez kabullenmeleri ya da yaşamın doğal bir parçası olarak değerlendirmeleri tedavi için başvurunun gecikmesinin en önemli nedenidir. Diğer yandan bu hastalarda yaşamlarının sonraki dönemlerinde major depresyon ya da bipolar bozukluk gelişebilmektedir. Distimik bozukluğun gidiş ve sonlanışı kişiden kişiye büyük farklılıklar göstermektedir. Tam iyileşme görülme olasılığı major depresyonlu hastalara göre daha düşüktür; ancak distimik bozukluk tanısı alan hastalar tam olarak iyileşmeler de tedaviden büyük yararlar görmektedir.

HASTA YAKINLARINA TAVSİYELER
Hastasını daha iyi anlayabilmesi için hasta yakınlarının depresyon ve depresyonlu hastaların yaşadıkları konusunda bilgilenmeleri gerekmektedir.
Psikiyatristlerin günlük uygulamalarında en çok karşılaştıkları sorunlardan birisi de hasta yakınlarının hastaya nasıl davranmaları gerektiği sorusudur. Bu konuda tüm hastalar için geçerli olabilecek basma kalıp bir şeyler söylenmesi mümkün değildir. Nasıl davranılacağını belirlemek için depresyonu her yönüyle tanımak gerekir.
Depresyonun nasıl bir hastalık olduğu bilindiğinde, hastaya nasıl davranılacağı zaten kendiliğinden şekillenecektir.
Hastalara verilebilecek desteklerden en önemlilerinden birisi, anlaşıldıklarını ve hastalıklarının kabullenildiğini hissetmelerini sağlamaktır. "Her şeyi kafana takma" ve "Gez-dolaş, açılırsın" tarzındaki yaklaşımlar hiçbir yararı olmayan yaklaşımlar olması yanında, hastada anlaşılmadığı duygusu yaratmakta ve "kendisini kimsenin anlamadığı" düşüncelerini pekiştirmektedir.
Depresyonlu hastalar her zaman olduklarından daha alıngan ve sinirli olurlar. Hastaların alınganlıklarını ve sinirliliklerini artırabilecek tutum ve davranışlardan kaçınılmalıdır.
Hastalığın en önemli özelliklerinden biriside hastanın kendine olan güvenini kaybetmesidir. Hastanın eskiden rahatlıkla yapabileceği şeyleri artık yapamıyor olması anlayışla karşılanmalıdır.
Depresyonlu hastaların en çok yakındıkları konular arasında çevrelerinin kendilerini anlamadıkları yer alır.  Aslında çok küçük, önemsiz konular olsa bile hastaların çok önemsemediği konular sözler ve davranışlar ile küçümsendiği izlenimi verilmemelidir. Kendisine suçlamalarının, kaygılarının, endişelerinin yersiz olduğunu kanıtlamaya çalışmak yanlıştır.
Depresyonlu kişi kendini yetersiz biri gibi göründüğünden ve bu konuda kendisini acımasız biçimde eleştirdiğinden, hastanın bir de yakınları tarafından eleştirilmemesi, suçlanmaması gerekmektedir; hatta hataları görünmezden gelinmeli, çok küçük başarılarını bile takdir edilmesi ihmal edilmemelidir.
Bu, irade ile yenilebilen bir hastalık olmadığından, yakınları hastalarından bu tür beklentiler içine girmemelidirler. "istersen bu durumu aşabilirsin" tarzında yaklaşım hastalarda anlaşılmadığı duygusu yarattığından, sorunu daha da karmaşıklaşmasına neden olmaktadır.
Depresyonlu hastalar uzun konuşmalara dayanamadıklarından dolayı konuşmaya zorlanarak hasat yük altında bırakılmamalıdır. Yersiz olduğu çok açık bile olsa, hastanın korku, endişe, suçluluk ve düş kırıklığı gibi duygularını dile getirmesi konusunda hastanın çevresindekiler kolaylaştırıcı, esnek bir tutum içinde olmalıdır. Hastaların durumları ile ilgili kaygıları ("deliriyor muyum?", "iyileşemeyeceğim") anlayışla karşılanmalı ve gerçek olamayan güvenceler verilmemelidir.
Hastalık döneminde hastadan tüm beklentilerin askıya alınması hastaların rahatlatabilmektedir. Depresyonlu hastaların kendilerinden beklentileri genellikle yüksek olduğundan, bir de buna çevresinin beklentileri eklenirse hasta bundan olumsuz etkilenmektedir.
DEPRESYONLA İLGİLİ ÖZEL DURUMLAR

     Bir yakını ölen kişilerde depresyona özgü belirtilere çok sık rastlanmaktadır. Toplumdan topluma "olağan" yasın süresi ve dışa vurumu büyük farklılıklar göstermektedir.
Yas iki aydan uzun sürmediyse genellikle bir depresyondan söz edilmez. Ancak aşırı ve yersiz suçluluk duyguları, intihar düşünceleri, değersizlik hissi, belirgin psikomotor yavaşlama, sosyal ilişkilerde ve mesleksel iş görmede uzun süreli ve belirgin bozulma ortaya çıktıysa tedaviyi gerektirecek bir depresyonun ortaya çıkmış olabileceği düşünülmelidir.
Yasın olağan seyrinde kişinin zaman geçtikçe toplum içine yavaş yavaş katılmaya, işine gücüne dönmeye başladığı görülür. Oysa, yasa depresyonun eklendiği durumlarda kişi giderek daha da kötüleşir.
Bazı durumlarda depresyon diğer ruhsal bozukluklar ile birlikte bulunabilir.

     Doğum sonrası görülen depresyon
Doğum sonrası depresyon sık görülen bir durum olmakla birlikte çoğu zaman gözden kaçmaktadır. Doğum sonrası depresyonun ortaya çıkmasında psikososyal etmenlerin yanı sıra doğumdan sonra hormon düzeylerindeki ani değişikliklerin de rolü olabileceği düşünülmektedir. Doğum yapmış bir kadında hafif düzeyde olsa bile depresyon belirtileri varsa mutlaka bir doktora başvurması gerekmektedir.
Alkol kullanmanın depresyon ile ilişkisi
Aşırı düzeyde alkol kullanımı ile depresyon arasında çok yönlü ilişki olabilmektedir. Bazı hastalar depresyondan kaynaklanan sıkıntı, bunaltı, uykusuzluk ve üzüntü gibi yakınmalar için alkol kullanabilmektedir. Yani bu kişiler alkolü bir çeşit tedavi aracı gibi kullanmaktadırlar. Bazı kişilerde ise uzun süreli alkol kullanımına bağlı olarak depresyon gelişmektedir.

     İntihar olasılığına dikkat
Depresyonlu hastalarda görülen belirtilerden birisi de ölüm ve intihar düşünceleridir. Depresyonla ilişkili olarak ortaya çıkan bu tür düşünceler hastalığın iyileşmesiyle birlikte tamamen ortadan kalkmaktadır. Fakat hastalar depresyonun düşünce sistemlerine etkileri nedeniyle bu durumu göremeyebilmektedir. Depresyon yaşayan bir kişide her türlü ölüm isteği ve intihar düşüncesi ciddiye alınmalıdır. Daha önce intihar girişiminde bulunanlar, intihar eden yakınları olanlar, alkol kullanım bozukluğu olanlar ve erkekler intihar açısından daha riskli hastalardır.

Prof. Dr. Erol Özmen'in Depresyon adlı kitabından alınmıştır.

 

 

  anasayfa














YETİŞKİN PSİKOLOJİSİ SORUNLARI





































İŞ YAŞAMI PSİKOLOJİSİ SORUNLARI








CİNSELLİK




















 
 

Sitedeki tüm yazılar Uzman Psikolog Alanur Özalp'e aittir. Tüm hakları saklıdır. İzin almadan kullanılamaz.